Şeytan’ın İşi Bunlar

Çok uzun bir süredir, seyrettiğim istisnasız her sinema filmi beraberinde belirli bir mesaj getiriyor hayatıma. Ve bu mesajların geliş zamanlamaları tamamen çözemediğim bir düzene oturdu. Artık hangi zaman hangi filmi seyredeceğim biraz kendi kontrolümden çıkmış durumda.
Almam gereken bir mesaj mı var? Bunu sağlayacak filmi ya önümde buluyorum, ya bir arkadaşım tavsiye ediyor ya da tamamen içgüdüsel bir şekilde mağazaya girip alıp çıkıyorum.

Filmin yeni gösterime giren veya çok eskiden oynayan bir film olması herhangi bir kriter oluşturmuyor. Mesela, 2000 yılında sinemalarda oynayan ve benim tam on yıldır seyretmediğim bir film, bugün bir şekilde yaşamıma giriyor ve mesajını bırakabiliyor. Hani hayatta hiç bir şey tesadüf değildir diyoruz ya, bu zamanlamanın da tesadüf olmadığına ve gelen her şeyin en doğru zamanında geldiğine dair sorgusuz bir inancım var.

Öyle ki, 1994 yapımı Forrest Gump filmini, konusunun geçtiği Alabama eyaletinde 3 sene bilfiil yaşamış olmama rağmen ilk defa 2008 senesinde seyrettim. Bu durum her ne kadar kendim dahil bir çok insanda hayretler uyandırsa da, ancak filmin içerdiği mesajı alabileceğim kıvama geldikten sonra karşıma çıkması müthiş bir hazzı beraberinde getirdi. (Geriden takip ettiğim ve zamanlamasını yaşamın akışına bıraktığım böyle bir çok film daha oldu. Ve evet itiraf ediyorum: 1978 doğumlu olmama ve çocukluk yıllarıma rastlamasına rağmen, 1982 yapımı E.T. filmini henüz seyretmedim.)

Ancak her zaman da geriden takip etmiyorum. Örneğin Avatar filmini ve engin mesajını almanın hazzını filmin 2. haftasında hem de çok büyük keyif alarak yaşadım. Tabii ki filme giderken, onun bilim-kurgudan ve animasyondan ibaret bir çöp olduğu önyargısı taşıdıysam da, özellikle önyargılarıma yönelik aldığım bildirimler sayesinde bütün bahsettiğim bu “mesajlaşma” daha da haz verici bir hal aldı.

Ama bugünün konusu Avatar veya Forrest Gump değil. Onlara da zaman gelecektir.

Tabii bir de şöyle bir şey var: Diyelim ki bir film belirli bir mesajla benim hayatıma girmeye karar verdi ve her ne şekilde olursa olsun yolunu benim bilgisayarıma, televizyonuma, iPod’uma düşürdü. Bu noktadan sonra, benim mesajı ne kadar alıp almamayı istememle alakalı olarak uyuya kalabilirim, sıkılabilirim, acele işim çıkabilir (!), acıkabilirim veya almam gereken eden mesaj düpedüz işime gelmediği için belirsiz bir sebeple filmi kapatabilir ve sonraki bir zamana atabilirim.

Bütün bu engelleri aşıp zihnimde yer edinmeyi başaran film ise mutlaka ve mutlaka mesajını bana iletecek ve görevini tamamlamış olacaktır. İşte bugünün konusunu ve yazının başlığını oluşturan mesaj ise, ta 2000 senesinde sinemalarda oynayan, ancak ilk defa bugün seyrettiğim (daha doğrusu seyretmeyi bitirdiğim) Bedazzled (Şaşkın) filminden geldi. Geçtiğimiz haftalardaki üç beş seyretme girişiminin hepsinde uyuya kaldığım için (–akşam saatleriydi!) ancak bugün tamamladım ve demek alacağım mesajın içeriğini o zamanlar hissettmiş olmalıyım ki işime gelmemiş ve ertelemişim.

Her ne kadar filmde olan biteni anlatarak bu saatten sonra seyredecek olanların heyecanını mahvetmek istemesem de (şimdiye kadar neredeydiniz? 🙂 ), bazı noktalardan bahsetmeden geçemeyeceğim (evet, katil hizmetçi ama bunu okunmamış varsayın).

Çekici şeytan (the Devil) cazibesini kullanarak, sosyal açıdan pek başarılı olmayan “Şaşkın”ı (Elliot) tuzağına düşürerek ruhunu almak istiyor. Bunun için de kendisine yardımcı oluyormuş gibi görünerek tam 7 dileğini gerçekleştirmeyi vaadediyor (mesaj 1: gizli çıkarlar).

Kurduğu oyuna Şaşkın’ın ilk başta katılmak istemesi üzerine de, yakından tanıdığımız duygu sömürüsü ve özendirme taktiklerini kullanarak onu en nihayetinde ağına düşürerek teslim sözleşmesini imzalamasını sağlıyor (mesaj 2: uygulanan çeşitli taktikler).

Film işte bu noktadan sonra komik ve güldüren, ancak yeri geldiğinde de gülümsemelerin arasına “ya evet aslında” diye düşünceler sokan enteresan bir hal alıyor. Şaşkın’ın ilk dileklerinden bir çoğu tabii ki para, pul, güç, hoşlandığı kadının ona aşık olması, popülerlik ve şöhret gibi unsurlardan oluşurken, hemen ardından “tam ve net olarak tanımlanmamış herhangi bir dileğin” nasıl bumerang gibi geri dönerek bize çarpabileceğini ve bizi olduğumuzdan daha da kötü bir hale sokabileceğini görüyoruz(mesaj 3, 4, 5, 6…..47, 48!).

Sadece kendi arzu ve istekleri doğrultusunda hareket eden Şaşkın’ın, içinden çıkılmaz hale gelen durumu ve düştüğü batak gittikçe derinleşiyor. Bir yerlerde bir şeylerin başından yanlış yapıldığı ve köklü değişiklikler olmadıkça tekrar düze çıkılamayacağı hissi filmin sonuna doğru artık çok kuvvetli bir hal alıyor (mesaj 49).

Demin bahsettiğim heyecan mahvetme girişiminde bulunmamak adına filmin akışından daha fazla bahsetmeyeceğim. Film keyifli bir şekilde bitip kayan yazılar çıktığında, yüzümde tatlı bir gülümseme ve şükran ile bilgisayarımı kapatmak üzereydim ki, yine de içimde hissettiğim “köklü bir mesaj varsa ben mi göremedim acaba?” sorumun yanıtını filmin müziğini oluşturan şarkının dizelerinde buldum (mesaj 50):

Paylaşma Modunda Mısın?