Zaman

”Hayatta,
hızını arttırmaktan daha fazlası var.”
Mahatma Gandhi (1869 – 1948)
Ben küçükken, Florya’ya,
Yakacık’a, Belgrad Ormanları’na, pikniğe gitmek bir
olaydı. Sabah erkenden hazırlıklara başlardık.
Sandviçler yapılırdı. Gelecek diğer aileler en az
bir gün önceden aranır belli bir saatte
yol
güzergahı üzerinde randevu verilirdi.
Herkes randevusuna
sadık kalırdı. Sabah en geç 11’de yola çıkılırdı ki
saat 12:30 gibi varış noktasına ulaşılsın. Kimse
kimseyi yoldan arayıp son dakikada “ben şu kadar
gecikeceğim” ya da “iptal ediyorum” diyemezdi. Cep
telefonu yoktu ki…
Yine ben küçükken, teleks diye bir makine vardı.
Herhalde günümüzdeki email mesajlarının yerini
teleksten gönderilen mesajlar tutuyordu. Dikiş
makinesi, elektrikli daktilo ile tarayıcı arası bir
ses çıkarırdı. Her gelen mesaj için makine ince bir
şerit kağıda noktalar delerdi. Ben o zamanlar bu
noktaların ne anlama geldiğini pek çözemezdim.
Meğersem makine bu noktaları okuyup gelen mesajı
düz yazı halinde kâğıda basıyormuş. Ne iş ama…
Örnekleri çoğaltmak mümkün… Artık her şeyi daha
hızlı yapabiliyoruz. Teknoloji
işlerimizi kolaylaştırıyor, mesafeleri
kısaltıyor, birçok iş için harcanan zamanı
azaltıyor. Ama etrafıma baktığımda çok az kişi bu
kısalan zamandan memnun. Herkes işlerini
yetiştirememekten ve zamanının yetersizliğinden
yakınıyor. Kimi kendine, kimi ailesine, kimi de
işlerine yeterince zaman ayıramamaktan şikayetçi.
Halbuki diğer işlerimize ayırdığımız zaman
kısaldığına göre birçok şey için daha fazla zaman
ayırabilmemiz gerekirdi. Peki sorun nerede?
David Ricardo metanın değerinin o metanın üretimi
için harcanan emek zamanına eşit olduğunu
söylemiş. Karl
Marks ise
katma değer kavramını koymuş ortaya. Dolaşım zamanı
ise sermayenin dolaşımından yola çıkarak aslında o
metanın üretimi ya da bizim o metaya ulaşmamıza
kadar aldığı yol olarak kabul ediliyor.
Size yukarıda bahsettiğim örnekler hep dolaşım
zamanı ile ilgili.
Dolaşım zamanının teknoloji ilerledikçe kısaldığını
ileri sürmek pek de yanlış olmaz herhalde…
23 Aralık 2009 itibarı ile 293 gündür tutuklu olan
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay’ın aynı
gün basılmış olan “Zaman” ile ilgili yazısından bir
alıntı ile devam etmek istiyorum.
“Düşünün ki, her sabah
hesabınıza 86.400 birim kredi veren bir bankanız
var. Ama bir günden ötekine hiç bakiye devretmiyor.
Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye
miktarı her akşam iptal ediliyor. Böyle bir durumda
ne yapardınız? Tabi ki son kuruşuna kadar
çekerdiniz. Aslında hepimizin böyle bir bankası
var. Zaman. Her sabah iyi şeylere yatırım
yapmadığınız kısmını silip hesabınıza zarar
kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredi miktarından bir
kuruş fazla kullandırmıyor. Her gün banka size yeni
bir hesap açıyor. Her akşam günün bakiyesini
yakıyor. Eğer günlük depozitonuzu kullanmadıysanız,
bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans
çekmek yok. Bugünü bugünkü depozitonuzu
yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık,
mutluluk ve başarı olarak geri dönsün”.
İster Marks’ın katma değer ve üretim zamanının
verimliliği üzerinden gidin ister Mustafa Balbay’ın
saniye ile ölçmesinden yola çıkın tüm evrenin ortak
bir paydasıdır zaman. Ama zamanı yaşamla
özdeşleştirebilmek, yani zamanın içinde yaşadığını
fark edebilmek ise ayrı bir iş… Zamanı değerli
kılan o anda
yaşadığını, yarattığını, ürettiğini, bir şeyi
severek yaptığını hissettiğimiz,
hissettirebildiğimiz anlar. Bu anların üzerimizdeki
katma değerini ölçmek bildiğimiz iktisat teorileri
ile mümkün müdür acaba?
Dolaşım hızı ne kadar yüksek olursa olsun, geriye
dönüp baktığımızda kasadan harcadıklarımız arasında
hatırımızda kalanlar gerçekten katma değer sahibi
olanlardır.
Tekrar başa dönüp katma değer yaratma açısından
zamansızlık konusuna geri dönmek istiyorum.
Evden işe,
işten eve ne kadar zamanda gidiyorsunuz?
Geçirdiğiniz bu
zamanı değerli kılabilme, o süre içinde kendinize
ya da çevrenize katma değer yaratabilme imkânınız
var mı? Özellikle kendi aracınızı kullanıyorsanız
her gün kasadan ne kadar büyük bir tutarı boşa
harcadığınızı farkında mısınız?
İnternet birçok şeyi büyük bir hızda
gerçekleştirebildiğimiz bir ortam. Örneğin bir
araştırmayı çok daha kolay ve hızlı bir şekilde
gerçekleştirebiliyor, ya da herhangi bir bilgiye
oturduğumuz yerden çok daha hızlı ulaşabiliyoruz.
Peki internet üzerinden yüksek “dolaşım hızı ile”
herhangi bir araştırma yaparken, “şu siteye de bir
göz atayım, bakalım hava durumu nasıl olacakmış, şu
arkadaşım online 5 dakika onunla görüşeyim, aaa
mailim gelmiş şuna bir cevap vereyim” derken
zamanımız nasıl geçiyor? İşimiz bitiyor,
geriye zamanımız kalıyor mu? Daha da önemlisi tüm bunları
yaparken yaşadığımızı hissedebiliyor muyuz?
Trafikte sıkışmışken, cep telefonu sayesinde günde
40-50 görüşme yapabiliyorken, AVM’lerde
gezerken asıl alacağımızı unutup
başka bin çeşit ürün
arasında dolaşırken, posta kutumuzda gerekli
gereksiz 1000 tane mail ile boğuşurken, televizyon
kanallarını saatlerce zaplarken, ne kadar
yaşayabiliyoruz? 1 hafta evvel aynı saatte ne
yaptığını hatırlayabileniniz var mı? Aramızda her
yaşına ait en az birer anısını anlatabilenimiz var
mı? Geçen her gün içinde işte ben bu anı yakaladım,
yaşadığımı hissediyorum, diyebildiğimiz kaç örnek
var?
Umutla yeni bir yıla merhaba derken amacım bu
sorularla canınızı sıkmak değil. Sadece harcarken
belki de epey hoyratça davrandığımız zamanımızın
sanki yaşayacak 1 milyon yılımız varmışçasına
kullanılmamasını diliyorum.
(İzel Levi Coşkun – 07.01.2010)
